19 Eylül 2009 Cumartesi

Yiğen

Handan abla konuşuyor:

"Seda bana geçen gün ne sordu biliyor musun? 'Anne, her şeyi kim yarattı?'"

Seda, 3buçuk yaşındaki yeğenim, ortamızda kahvaltısını yapıyor. Kendisi hakkında konuştuğumuzu bilse de pek oralı değil. Demek 3buçuk yaşında böyle bir soru canlanıveriyor kafada. Seda'ya baktım.

"Her şeyi kim yarattı bilmek istiyor musun?" diye sordum.

Birden ilgisi bana döndü, kafasını salladı. Suratına o tatlı gülümsemesi yerleşti. Ona doğru eğildim, iyice suratına yaklaştım, gözleri büyüdü.

"Ben yarattım!" dedim. Bir anlığına şaşırdı. Handan abla gülmeye başlayınca sırıttı. "Hayır sen yaratmadın!" dedi.

"Tabii ben yarattım. Anneyi, babayı, bu evleri, uçakları ben yarattım!" diye bağırdım.

"HAYIR!" diye geri bağırdı.

"Kim yarattı öyleyse?"

"O yarattı" diyerek Handan ablayı gösterdi.

26 Mart 2009 Perşembe

bişeyler bişeyler

rüyamda ben odanın ortasındayım, danimarkalı bir çift ("tipik bir danimarkalı çiftiz işte!" demişler az evvel, birbirlerine sarılarak, 45 yaşlarındalar), küçük kızları, kızın dedesi ve bir sürü bavul var. ben yerdeyim, yan yan yatıyorum, kafamın üstünde ise bir kedi var, öööyle duruyoruz. o kedi oraya nasıl geldi diye sormayın, uzun hikaye. hatırlıyorum rüyayı ama anlatması uzun sürer.
kedi kafamın üzerinde, ben hareketsizken uyanıyorum rüyadan. pıt pıt sesler duyuyorum ve bodrum katında oturduğumdan fare mi girdi diye tırsıyorum. pencereye bakınca bir adet, bir tane, bir kelebek görüyorum, pencereye vuruyor, dışarı çıkmaya çalışıyor. uyyy çok şiirsel.
yatakta tembel tembel duruyorum, kelebek sevimli ama yarı açık pencereden dışarı çıkmayı beceremeyecek kadar hıyarsa ben napayım diyorum en başta. sonra çıkardığı seslerin uykumu kaçıracağını anlıyorum, lan bi rahat dur, denedin denedin, olmuyor işte, durmadan geri tepiyorsun pencereden? hiçbir şey öğrenmeyecek misin bu tecrübeden.
ayağa kalkıp kelebeğin pencereden çıkmasına yardımcı olduğumu hayal ediyorum. evet ama bu hareketin bencilce yanını görelim: kim takar kelebeği, ırakta insanlar ölüyor, ben kelebeği kurtarsam, pencereden çıksa (ooo kurtuldu, ne kurtuldusu lan biraz çimenlikte uçup ölücek sonra, hem daha pencereyle dışarıyı ayırdedemiyor, tamam uç kelebek, özgürlüğüne uç, ama yani zaten pek bişey anlamayacaksın o özgürlükten) bunun kime faydası var? anca bana var, ertesi günü anlatırım, "bir kelebeği özgürlüğüne kavuşturdum" derim, aslında demem de, çünkü fazla kitsch. bana bile yararı yok. dahası pencereyi tam açması zor, önünde bir sürü şey var, kaldırmam gerekir.
ama kelebeğin sesi rahatsız ediyor. bu işin bir yolu daha var biliyorum. yattığım yerde bir an hareketsiz duruyorum, aklımdan karanlık düşünceler geçiyor. ayağa kalkıp bu işi kolayca sonlandırabilirim. bir gazete kağıdını alıp katlarım, dünyanın her yerinde insanlar ölüyor, paçayı sıyırabileceğimden eminim.
ne yapacağımı bilmeden ayağa kalkıyorum sonra ben. gazete kağıdıyla bir kere vuruyorum, ama ölmüyor. sersemliyor sadece. uçmaya devam ediyor. sonra gazete kağıdıyla kelebeği pencereden dışarı yönlendirmeye karar veriyorum, ama kelebek kendi başına yolu bulamadığı gibi, benim yardımımla da bulamıyor. sonra oraya ne zaman kurulduğunu anlamadığım bir örümcek ağına yakalanıyor, doğanın kanunu var, onların kendi aralarındaki hesaplaşmaya ben karışamam. yatağa geri dönüyorum.
o kediyi de görmüyorum daha sonra, hani rüyadaki. işin aslı o gün daha rüya görmüyorum.

Gecelerden bir gece

Abimin arabası bozuldu. Mannheim'dan bir arkadaş geldi, arabayı garip metal bir aletle onun arabasına bağladık. Arkadaş olan Ahmet. Ahmet'le beraber çekilen arabaya oturduk, öndeki arabayı da abim sürdü.
Heilbronn diye bir şehre gittik. Yaklaşık birbuçuk saatlik bir yol. Yollar tamamen karanlıktı, bizim araba çalışmıyordu, sessizdi, gece vakti giderken öyle, garibine gidiyor insanın. Ahmet Almanya doğumluydu, türkçeyi Alman aksanıyla konuşuyordu. Şundan bundan konuştuk.
Heilbronn'u abim Almanya'nın Yozgat'ı olarak tanımlıyor. Hiçbir şey yok Heilbronn'da, o yüzden acınası bir şehir. Bir çin lokantası bulduk, Heilbronn'daki arkadaşla buluşacağımız yerin yakınında. Öksürten bir çorba içtik. Sonra arkadaş geldi, bu başka bir arkadaş, Ahmet değil. İsmini unuttum ama. Beraber arkadaşın arkadaşı olan tamircinin tamirhanesine gittik. Orası da karanlıktı, kimse yoktu. Çevredeki apartman dairelerinden birinde bir parti vardı. Dört kişiydik toplam.
Birden havada bir şişe uçtu, yerden sekti ve Ahmet'in göğsüne çarptı. Tekrar yere düşüp kırıldı. Hepimiz dışarıdaydık. Telaşla etrafa bakındık, biraz uzaklaşalım diye düşündük ama şişenin nereden geldiğini anlamadığımızdan nereye uzaklaşacağımızı bilemedik. Yaklaşık otuz saniye sonra bir tane daha şişe geldi, gene nereden geldiğini göremedik. Kulağımın yanından geçti, sesini duydum, yere düştü ve kırıldı. Bütün daireleri gözden geçirmeye başladık, karanlık pencerelerde korkutucu bişeyler görür gibi olur insan hep. Heilbronn'lu olan arkadaş polisi aramaya karar verdi. Gidemiyorduk çünkü tamirciyi bekliyorduk. Kaçamıyorduk çünkü nereye kaçacağımızı bilmiyorduk. Bekledik, bir şişe daha gelsin diye. Arada karanlık bir patikadan bir kaykay sesi bize doğru yaklaşmaya başladı. Kaykaycı geçerken bize baktı, dört türk. Tam o sırada bir şişe daha geldi, kaykaycı kaykayından düştü, sonra arkasına bile bakmadan koşarak kaçmaya başladı. Biz önce şişeye şaşırdık, sonra kaçan kaykaycının arkasından baktık. Sonra bir şişe daha gelsin diye beklemeye başladık veya tamirciyi bekliyorduk, hatırlamıyorum.
Abim o gece trenle direk evine döndü. Sonra Heilbronn'a arabayı almak için geri döndü. Sonra da sözlükte Heilbronn başlığına güzel bir entri girdi, orada "bazı şehirlerin niye varolduğunu" anlamadığı yazdı, Heilbronn'u kastederek, ama bu olayı anlatmadı. Arada hala o geceyi konuşuruz. "Ne garip olaydı?" deriz. Heilbronn'a gelince, ben de bir daha görmedim, arada rastladığım birileri Heilbronn'dan geldiğini söyleyince, suratına daha dikkatli bakıyorum, ama pek birşey okuyamıyorum. Nasıl biri yapar ki böyle birşey?

İzmir

Anneannem vefat ettiğinde, cenazenin evvelsi akşam hep beraber bütün anne tarafı, ve nedense hepsi de kadın, Yıldız teyzemin evinde anneannemi anmışlardı. Ben de vardım ama nedense akrabalarımla ilgili tüm anılarda, sanki yokmuşum gibi hissediyorum sonradan düşününce.
Birbirlerine anneannemin hikayelerini anlatıp gülmüşlerdi. Ben de gülmüştüm. Ağlamak isteyen salondan çıkıyordu.
Yıldız teyzemin salonunda küçüklüğümden beri beni korkutan birşeyler olmuştur. Sadece misafir geldiğinde açılırdı o salon ve ısıtılmazdı. Çocukken oyun oynamak için girerdik loş ve soğuk olurdu. Bir köşesinde gerçek ebatlarda porselen bir köpek vardı. Efendisine itaat eder gibi sessiz ve hazırolda beklerdi.
Sonra bir kere yıldız teyzem, İzmir sıcağında elektrikli battaniyeyle örtmüştü beni çocukken. Terlemiştim.

Bir başka otobüs macerası

Nedense hep dinlenme tesislerinde otobüsün beni unutup gideceğini düşünüyorum. İki şehir arası medeniyetten uzak bir yer ne de olsa dinlenme tesisi dediğin. Bir nevi istasyon, ıssız ve tehlikeli bir coğrafyanın ortasında kurtarılmış bölge gibi bir havası var böyle tesislerin, otobüsler burada durabiliyor. Ama otobüs gittiği zaman oradan çıkabilmenizin imkanı yok, çünkü dinlenme tesisinin elli metre ilerisi vızır vızır geçen arabalarla dolu, bir yayanın orada işi yok. Dış dünyayla bağlantıya geçmek istiyorsanız, bu paralel evrenden çıkmak istiyorsanız, otobüsünüzü kaçırmamanız lazım.
Ben sigaramı çabucak içtim, koltuğuma oturdum. Az sonra yanımda oturan teyze gelicek, pencereden görüyorum. Ben koridor tarafında oturduğumdan o geldiğinde kalkacağım, teyze yerine geçecek, sonra yola devam, bunu biliyorum çünkü otobüste herkes yerini almış ve benim gibi teyzenin gelmesini bekliyor. Arada cık cık sesleri çıkarıyorlar. Teyze elinde birşeylerle yaklaşıyor, herkesin beklediğinin farkında değil, temiz hava alıyor, etrafa bakınıyor. 70 yaşlarında olsa gerek, kadınların yaşı sorulmaz. Saçları beyaz iyice. Daha pek konuşmadık yol boyu, biraz sohbetten sonra molaya kadar uyuyakalmıştım. Dağınık mı anlatıyorum?
Garmisch'de, yani Bavyera Alplerinde ufak bir şehirde oturuyormuş. Hayatı boyunca otellerde, pansiyonlarda çalışmış. Kızının eşi hastalanınca ziyarete gitmiş, oradan dönüyormuş, çocuklara bakmış, büyük olan yaramazmış, ama ortanca zehir gibiymiş, bir de dağınık olmasaymış. Harçlığını kısmakla tehdit etmiş. Çocuk önemsememiş, omuz silkmiş. Onun döneminde böyle değilmiş, babası çok sert biriymiş, zaten ordudaymış zamanında, birinci dünya savaşı olsa gerek. Disiplini babasından öğrenmiş.
Kocasından çocuğu doğar doğmaz ayrılmış. Otellerde temizlik yaparak, otelin barında müşterilere hizmet ederek, haftasonu eğlenceleri düzenleyerek geçirmiş hayatını. Çocuğuyla beraber pansiyonun ufak odalarında kalmışlar hep. Sonra Garmisch'e yerleşmiş, emekli olmuş. Büyükçe dayalı döşeli bir ev yapmış kendine uzun yıllar boyu. Şimdi ise, diyor ki, keşke diyor, bir evim olmasaydı da, onun yerine bir karavanım olsaydı, çok fazla lükse ihtiyacım yok, ama gezmeyi çok seviyorum.
Arkadaşlarıyla dans gecelerine gidiyormuş, arada kendi yaşlarında bir erkeğe rastladığında, "karavanınız var mı?" diye soruyormuş, gülerek anlatıyor bana, çekinmeksizin böyle sorabildiği için arkadaşları şaşırıyorlarmış. Sorduklarından bir tanesi "neden bir hafta önce sormadın? yeni sattım, beraber gezecek birisini arıyordum!" demiş, bunu da gülerek anlatıyor. Ayrılırken "umarım karavanla gezecek birini bulmayı becerirsiniz!" demeye karar veriyorum, aklımın bir köşesine yazıyorum. Seyahat ya resulullah.
Yaşlı insanlara has bir sıkıcılığa sahip. Yaşlı insanlar sevimli, şefkatli, huysuz, tonton, komik olabiliyorlar; ama hayatın acımasızlığına bakın ki, tüm o hayat tecrübesinin karşılığında o hayat tecrübesini aktarabilecek belagat ve bilgelik yaşlılara verilmiyor pek. Genelgeçer sözler ediyorlar, "hayatı ciddiye alacaksın, sıkı sıkı sarılacaksın, isteyince yaparsın!" diyorlar, doğruluk payı olsa gerek, kolay inanıyorum. Tut ki ben bu yola bambaşka düşüncelerle çıktım, rüyada gibiyim ve herşey kayıyor, üzülüyorum otobüste olduğuma, ben burada bu teyzenin yanında olmak istemiyorum, senin yanında olmak istiyorum. Teyze gecenin bir vakti izbe bir yerde iniyor, etraf karanlık, yaklaşık bir yarım saat o karanlıkta başka bir otobüsü bekleyecek. Cüzdanından üzerinde ismi, telefon numarası ve adresi yazan bir kağıt çıkarıp bana veriyor. Eğer yolun düşerse muhakkak uğra bana diyor. Mola verdiğimiz yerde aldığı çikolotalı kekleri unutmasını istiyorum toparlanırken, unutuyor. Umarım diyorum, karavanı olan birisini bulursunuz. Gülümsüyor. Görüşürüz.
Yola devam ederken kekleri yiyorum.

1 Nisan

Bir nisan şakası yapmayı nasıl seviyor olmalıyım ki, daha şakaya başlamadan karşımdakinin suratına "Şakaaa!" diye bağırasım geliyor, daha şakayı yapmadan saatler evvel gülmemek için zor tutuyorum kendimi. İstiyorum ki şakayı yapmama bile gerek kalmasın, hemen hepsinin bir şaka olduğunun anlaşıldığı o rahatlatıcı ana geçelim, hep beraber gülelim. Bir anlığına neşelenelim. Kendimi yaşlı amcalar gibi hissediyorum, bütün hayatımı ailemi geçindirmek için bir muhasebe bürosunda harcamışım, biraz hınzırlık benim de hakkım dercesine şaka yapıyorum. Amma velakin şakanın yutulduğu ilk 15 saniyenin ardından bir saniye bile uzatmıyorum, lan insan biraz bekler, karşındaki hakkaten bi dumur olsun, yok, karşımdaki inanır gibi olduğu anda böyle havaya zıplayıp sarılacak hale geliyorum, "şaka lan şakaaaaaaaa" diye bağırmak istiyorum.
Böyle başladı bir nisan.

Bir Taksi Macerası

Güray diyor ki, eğer ki şehir içinden ev kiralarsam, 500 milyondan aşağısı zor. Cihan tasdik, taksici isyan ediyor.
"Yuuuuuh bu adamlara, kazıkçı bunlar. Haram olsun, boğazlarında kalsın...."
Taksici konuşmaya devam ediyor. Ebesinin yurdunda bir yerde oturduğunu, 200 milyon kira verdiğini ama ulaşımın metroyla düzeldiğini filan anlatıyor. Şortlu, atletli bir adam trafiğin ortasında koşuyor. Ben panik oluyorum, adam ezilecek, taksiciyi kesip "naaapıyor lan bu?" diyorum, taksici istifini bozmuyor. "Sipoor..." diyor.
Laleliden geçerken rus sokağını görüyoruz. Erkek erkek sırıtıyoruz.

Bir otobüs macerası

Kuşadasından İstanbul'a. Uyuyordum, birden uyanıp otobüsün durduğunu farkediyorum. Yolun ortasında durmuşuz. Gündüz vakti ilerde yol çalışması yapılıyor, elimiz mahkum, bekliyoruz. Bir süre sonra otobüsten iniyoruz, geriniyoruz, yolun devamına bakıyoruz, otobüsten açıldıkça bir özgürlük hissi geliyor, ama gözümüz trafikte. Birden sebze meyve satan arabalar geliyor, millet alışveriş yapmaya başlıyor. Yakınlarımda gördüğüm birine yanaşıp "yakında yerleşik hayata geçicez, camiinin temellerini atmaya başlamışlar ilerde" diyorum. Önce bir bakıyor, sonra gülerek karşılık veriyor. Ama ikimiz de anlamıyoruz pek birbirimizi herhalde, zorlanarak gülüyoruz.
***
Önümde 5 yaşlarında bir çocuk durmadan bana dönüp mimik yapıyor. Türkçe bilmiyor, türk annesiyle beraber Hollanda'dan gelmiş. Karşılık verince yüz buluyor, tüm yolculuk boyunca çocuğu eğlendirmekle yükümlüyüm artık. Arkalardan bir yerlerden iki kişi konuşuyor, biri diyor ki:
"zaten dünya tarihinde iki tane imparatorluk var: Roma İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu. Onun dışında dünya tarihini etkilemiş o kadar büyük iki imparatorluk yok!"
konuştuğu kişi gençten bi çocuk olsa gerek, "doğrudur" diyor, tasdik ediyor. Gururlanıyorlar.
***
Gemlik'te yağmur başlıyor. Bir durakta bir adam biniyor, sarışın, iricene. Biletinin numarası benim yanım, ama yolda aldığımız biri oraya çoktan çöreklenmiş. Sarışın adam muavine "benim yerimi boşaltır mısınız lütfen?" diyor. Muavin tamam diyor, boşaltmak için önce koridordaki servis arabasını çekmeye çalışınca sarışın sinirleniyor, "kardeşim duymuyor musunuz?" diye bağırıyor. Muavinle atışmaya başlıyorlar, o sırada yanımdaki tırsıp kalkıyor, sarışın bağırarak yanıma oturuyor. Ben de sakinleştirmeye başlıyorum, arkadan İmparatorluğun neferlerinden biri bağırıyor:
"Beyler aramızda turistler var, yanlış intibağ uyandırmayalım memleketimiz hakkında, lütfen beyler!"
Sarışın adama genel bir tepki var otobüste, bağırıp durduğu için. Adam Kazakistan'da mühendislik yapıyormuş. Uçağına yetişmeye çalışıyormuş, biz yolda 40 dakika beklediğimiz için geç kalmak üzereymiş, gerginmiş. Önümdeki çocuk yol boyu bir daha arkaya dönmüyor, yanımdakinden korkuyor anlaşılan.
***
Yalova vapurunda dışarı çıkıyorum. Hava fırtınalı, vapur sallanıyor. Karşı yakaya şimşekler düşüp duruyor. Sigaram uçuyor. İçeri giriyorum, muavini görüyorum. "Ben ona birşey derdim, ama neyse efendilik bende kalsın!" diyor. "Salla gitsin!" diyorum. Takriben 2 saat sonra eve varıyorum. Ev boş, uykuya dalıyorum.

Böyle bir anım var-4

Adana'dan yeni geliyormuş. Sahilde elele tutuşan sevgililer görmüş. "İstanbul'un bütün kızları böyle orospu mu?" diye sordu, "evet" dedim. Moda'daydık, sekiz sene evvel.

Böyle bir anım var-3

Böyle kısa boylu, tıknaz, kara marsık gibi bir adam. Türkmenmiş, Irak'tan geliyormuş. Abimlere doğru gitmek için trene binmiştim, Wochenende Ticket'la gideceğim, yani trene binip, kontrolör gelmeden evvel Wochenendticket sahibi birilerine "sizinle gelebilir miyim?" diye soracağım, evet derse, 2-3 euro vereceğim. Aylardır abime böyle gidip geliyorum, bilet sahibi birini bulmadan kontrolör gelip bilet sorucak diye korkuyorum. En başlarda cahil cesaretiyle umursamıyordum, bir keresinde kontrolörle karşılaşıp ucuz kurtardığımdan beri her seferinde daha çok endişelenmeye başladım. Abim Türkiye'ye dönmeden hemen evvel ise basbayağı çekiniyordum. Öyle bir seferdi bu sefer de, ama biner binmez adama rastladım. Yabancı uyruklu olanların genelde para istemediğini bildiğimden ilk önce onlara soruyorum. Kırık bir almancayla yanına buyur etti, nereden geldiğimi sordu, İstanbul deyince bu sefer kırık bir türkçeye geçti.
Körfez savaşından önce kuzey ıraktaymış. Bir arkadaşıyla beraber Irak'tan çıkmaya karar vermişler. İran'a kaçmışlar. Bir haftanın sonunda İran'da içki bulunmadığını ve bütün kadınların örtülü olduğunu görünce canları sıkılmış, geri dönmüşler. Irak tekrar dar gelince Türkiye'ye girmişler, dağda Pkk'ya yakalanmışlar. PKK bunları salmış, Türk askerine teslim olmuşlar. Bana yaranmak için mi bilmiyorum, PKK kampının yerini askerlere ihbar ettiğini söyledi sırıtarak. Sonra bir şekil İstanbul'a gidiyor. 10 sene İstanbul'da bir ayakkabı fabrikasında çalışıyor. Bir müddet sonra Avrupa'ya kaçma çalışmalarına başlıyor. Bir tır halinde şöförden gizli tırın içine saklanıyor. Ancak kendisinin girebileceği kadar dar bir alanda saatlerce yolculuktan sonra bir sınır kapısında tırın içindeki oksijeni ölçen bir alet yüzünden yakalanıp geri geliyor. Kara yolunu, deniz yolunu deniyor, kar etmiyor. Başka bir sefer gene tırla Roma'ya kadar gelmeyi beceriyor. Roma'da 6 ay kadar kaldıktan sonra gene bir numarayla Amsterdam'a, oradan da Köln'e geçiyor, bu sefer yanında bir arkadaşı da var. Köln'de iki tane polis görüyorlar sokakta, Almancaları yok, elleriyle kelepçe işareti yapıyor, "tutuklayın bizi, yabancılar dairesine götürün" diye, irtica başvurusu yapacaklar. Polisler sallamıyor, gidecekleri yeri tarif ediyorlar sadece. "Şimdi napıyorsun?" diyorum, Frankfurt'ta bir dönercide çalışıyormuş, Stuttgart'a bir arkadaşının düğününe gidiyormuş. İnmeden evvel sıkıldım buralardan diyor, İstanbul'a geri döneceğim. Peki diyorum. Biletini bana veriyor, abimlere varana kadar trende bilet aramak zorunda kalmayacağıma seviniyorum. Birbuçuk sene filan olmuştur.

Böyle bir anım var-2

Mannheim'da Yasemin abladaydık. Ben oradaydım, Selahattin Abi oradaydı, Yıldırım Abi oradaydı. Yasemin ablanın çocukları oradaydı. Bir rakı masası vardı, Jesse de oradaydı, rakı içiyordu kendi başına. Kendine Jesse diyor, Yılmaz Güney'in ismini unuttuğum bir filmindeki ismi, son repliği "Jesse teslim olmayacak!". Üç sene hapis yatmış, yeni çıkmış. Rakı içen var mı? diye sordu, cevap veremeden bana koydu. Selahattin Abi araba süreceği için yırttı. Beraber içmeye başladık. Filmden birkaç diyaloğun taklidini yaptı. Bir polisle nasıl kavga ettiğini anlattı. Sonra bir anda daldı gitti. Ortamdan soyutlandı, başka şeyler konuşmaya başlamıştık biz. Bir daha görmedim kendisini. Bir kere Selahattin Abi'ye sordum, ben de duymadım dedi. O olay da orada kapandı.

Böyle bi anım var-1

Kendisinin sadece möhim birinin oğlu olduğunu ve biraz göz kulak olmam gerektiğini biliyordum. Tren garından alıp, kursla ilgili bir iki işleminde yardımcı olup sonra burada kaldığı bir hafta süresince arada kontrol edicektim.
Kesilmemiş dik saçları, kot pantolonu, içine sokulmuş gömleği vardı. Kayserispor futbolcusu tipi vardı. Yabancı ülkeye ilk defa gelmenin şaşkınlığı da vardı besbelli ki. Kurs işlemlerinin yapıldığı yerde kardeşini tanıdığım bir kız yaptı işlemlerimizi. Kardeşini tanıdığımdan dolayı takır tukur hallettik herşeyi. Kızın suratında boylu boyunca bir yara vardı, neşeliydi, güzel bir kızdı. Çocuk hafifçe arkamda beklemişti. Sonra birşeyler yemeğe dönerciye gittik. Ben yedim, onun karnı toktu. Çay içti. "Çayını hızlı bitirmişsin!" dedim, gülümsedi. "Arkadaşlar da hep söylerler, ben çok hızlı çay içerim!" dedi. Suratına baktım bir müddet, gülümsüyordu. Dalga geçen bir insan değilim, sempatikti, ama sanki "bu hayatta beni ben yapan şeylerden birisi de bu" dermişcesine söylemişti cümlesini.
Kendisi için önceden ayarladığım yurt odasına gittik. Birkaç tembih, kıble ne tarafta, görüşürüz.
Birkaç gün sonra Türkiye'den aradılar, ulaşmaya çalışmışlar, telefonu kapalıymış, bakabilirmiymişim. Şehirde Erasmusla gelen arkadaşları olduğunu biliyordum, onlarla takıldığından dolayı bir daha arayıp sormayı gerekli görmemiştim, telefonumu biliyordu. Yurt odasına gittim, kapıyı kimse açmadı. Yurtta kalan başka bir arkadaşıma çıktım. Bir kağıda "Seni aramışlar, ulaşamamışlar" diye not yazdım. Beraber çay içtik arkadaşla, ondan önce bitirdim. Ben de hızlı çay içerim.
İki hafta sonra filan, Türkiye'ye döndü. Ben de bir daha haber almadım. Böyle bir anım var.